Latest News
Everything thats going on at Enfold is collected here
Hey there! We are Enfold and we make really beautiful and amazing stuff.
This can be used to describe what you do, how you do it, & who you do it for.

İKSV’NİN “RAHAT KONSER”İNDE MÜZİK HERKES İÇİN ERİŞİLEBİLİRDİ
Etkinliklerİstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından DenizBank sponsorluğunda düzenlenen “Rahat Konser”, 20-21 Haziran tarihlerinde Kadıköy Belediyesi Süreyya Operası’nda gerçekleşti. ÖÇED’in de çocuklar ve aileleriyle katıldığı konserde, katılımcılar müziğin keyfini çıkardı.
İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın kültür ve sanat etkinliklerini daha erişilebilir hale getirmek amacıyla hayata geçirdiği “Rahat Konser”, özel gereksinimli bireyler ve aileleri için güvenli, kapsayıcı ve özgür bir buluşma alanı oluşturdu.
DenizBank sponsorluğunda gerçekleştirilen konsere Özel Çocuklar Eğitim ve Dayanışma Derneği de çocuklar ve aileleriyle birlikte katıldı. Özel gereksinimli bireylerin duyusal, fiziksel ve iletişimsel ihtiyaçları gözetilerek hazırlanan etkinlikte aileler, günlük yaşamda ve geleneksel sanat etkinliklerinde sıklıkla yaşadıkları kaygılardan uzaklaşarak müzikle buluştu.
“ÇOCUĞUM SES ÇIKARIR MI?” KAYGISI YAŞANMADI
Rahat Konser’de ise alışılmış konser kuralları esnetildi. Çocuklar ihtiyaç duyduklarında hareket edebildi, salondan çıkıp yeniden içeri girebildi ve kendilerini düzenlemelerine yardımcı olan davranışları herhangi bir yargılanma kaygısı taşımadan gerçekleştirebildi.
Böylece aileler, “Çocuğum ses çıkarır mı, yerinden kalkar mı, çevreyi rahatsız eder miyiz?” diye düşünmeden konseri izleme fırsatı bulurken çocuklar da kendileri olabildikleri bir ortamda sanatla buluşmanın mutluluğunu yaşadı.
ÇOCUKLAR KENDİ RİTİMLERİNDE MÜZİĞİ DENEYİMLEDİ
Etkinlik süresince çocuklardan sessizce ve uzun süre boyunca aynı yerde oturmaları beklenmedi. Bireysel ihtiyaçların doğal karşılandığı konserde çocuklar, müziği kendi ritimlerinde ve kendilerine uygun biçimde deneyimleyebildi.
Konser ortamının daha anlayışlı ve esnek biçimde düzenlenmesi, yalnızca çocukların değil ailelerin de rahatlamasını sağladı.
ÖÇED Başkanı Parin Yakupyan, konserin aileler açısından taşıdığı değeri şu sözlerle anlattı:
“En güzeli ‘Ses çıktı mı, kim rahatsız oldu?’ diye düşünmeden çocuklarımızın kendilerini regüle edebilmesiydi. Gerçekten çok mutlu bir saat geçirdik.”
ERİŞİLEBİLİRLİK SADECE MEKANA GİREBİLMEK DEĞİL
Rahat Konser, erişilebilirliğin yalnızca bir etkinlik alanına fiziksel olarak girebilmekten ibaret olmadığını bir kez daha gösterdi. Gerçek erişilebilirlik bireylerin farklı ihtiyaçlarının kabul edilmesini, katılımın önündeki sosyal ve duygusal engellerin kaldırılmasını ve herkesin kendisini güvende hissedebileceği ortamların oluşturulmasını da kapsıyor.
Özel gereksinimli bireyler için hazırlanan rahat etkinlikler, sanatın belirli davranış kalıplarına uyabilen kişilerle sınırlı olmadığını ortaya koyuyor. Ses çıkaran, hareket eden, mola vermeye ihtiyaç duyan ya da duyusal düzenleme davranışları gösteren bireylerin de kültür ve sanat yaşamının eşit bir parçası olduğunu hatırlatıyor.
BİR ANNENİN ARDINDAN, BİR MÜCADELENİN İZİNDE
YazılarKendisini elbette daha önceden de tanıyordum. Sivil toplum toplantılarında karşılaştığımız, aynı mücadeleyi farklı şehirlerde veren pek çok anneden biriydi. Birbirimizi bilirdik.
Bizi gerçekten tanıştıran ise 6 Şubat depreminin tarifsiz acısı oldu. O günlerde yönetiminde bulunduğum Otizm Dernekleri Federasyonu olarak depremden etkilenen şehirlerdeki dernek başkanlarına tek tek ulaşıyor, “Sizin için ne yapabiliriz?” diye soruyorduk. Telefonun diğer ucunda Dursun Başkan vardı.
Sesinde hem büyük bir yorgunluk hem de tarifsiz bir sorumluluk hissediliyordu.
Dernek üyelerinin pek çoğu evsiz kalmıştı. O ise hiç tereddüt etmeden, “Nasıl öderim?” diye düşünmeden onlar için çadır siparişi vermişti.
Çünkü önce insanların başını sokacağı bir yer gerekiyordu.
Borcu sonra düşünülürdü.
Belki de gerçek sivil toplumculuk tam olarak buydu.
Kendi kaygılarını bir kenara bırakıp, başkalarının ihtiyacını önceleyebilmek…
Biz de o günlerde elimizden geleni yapmaya çalıştık. Kısa süre içinde destekler organize edildi, çadırların borcu kapandı. Sonra İstanbul’dan Adana’ya uzanan görünmez bir dayanışma ağı oluştu. Yardımlarımızı Dursun Başkan aracılığıyla ihtiyaç sahiplerine ulaştırdık.
Aslında birbirini uzaktan tanıyan insanlar, aynı acının içinde birbirine yakınlaştı.
Dursun İzgi, geride yalnızca mücadelesini değil, pek az kişinin bildiği iyiliklerini de bıraktı.
Bir gün maddi imkansızlıklar yaşayan bir annemizin durumunu Instagram hikayemde paylaşmıştım. Dursun Başkan’ın kendi imkanları da sınırlıydı. Buna rağmen paylaşımı görür görmez o anneye el uzattı. Sonrasında mesajlaştığımızda yaşadıklarını ve neden yardım etmek istediğini şöyle anlatmıştı:
“Geçen yıl 3 Ocak’tan beri annem ve babam bendeydi. İkisi de çok kötü durumdaydı, onlarla ilgileniyordum. Babamı 24 Aralık’ta kaybettim. Çok uğraşmama rağmen annemi de 30 Mart’ta kaybettim. Koronavirüs nedeniyle hastaneye götüremediğim için ellerimde vefat etti. Bu, 21 yıllık meslek hayatımın en acı kaybıydı. Ben acil servis ve ameliyathane hemşiresiyim ama annemi kurtaramadım.
Bu süreç Barış’ı da beni de bitirdi. İnanın, maddi olarak şu anda bu parayı göndermem neredeyse imkansızdı. Ama umurumda değil, elimdekini paylaştım. Çünkü ben de bir yıldır o çaresizliği yaşadım.
Keşke elimden daha fazlası gelse…”
Aradan zaman geçti.
Bir toplantıda Türkiye’nin farklı şehirlerinden dernek temsilcileri yeniden bir araya geldik.
Dursun Başkan beni görür görmez gülümsedi.
“Hadi bir fotoğraf çekinelim,” dedi.
O gün çekilen fotoğrafın bir gün bu kadar kıymetli bir hatıraya dönüşeceğini ikimiz de bilmiyorduk.
Şimdi telefonumda o fotoğraf duruyor.
Bir de WhatsApp’taki mesajlarımız…
İnsan bazen hayatın ne kadar kırılgan olduğunu böyle zamanlarda anlıyor.
İnsan göçüyor.
Ama yazdığı cümleler, dokunduğu hayatlar ve bıraktığı izler yaşamaya devam ediyor.
Dursun Başkan yalnızca Barış’ın annesi değildi.
Otizmle Barış Derneği’nin kurucusu ve başkanı olarak yıllarca otizmli bireylerin hak mücadelesine emek verdi. Sayısız aileye yalnız olmadıklarını hissettirdi. Umudun bazen büyük projelerde değil, zamanında edilen bir telefon, uzatılan bir el ve içten söylenmiş birkaç cümlede saklı olduğunu gösterdi.
Bir annenin kaybı her zaman ağırdır.
Ama otizmli bir evladın annesini kaybetmesi, yüreğe bambaşka türlü dokunan bir acıdır. Çünkü birçok anne yalnızca anne değildir; çocuğunun sesi, savunucusu, öğretmeni, koruyucusu ve geleceğe dair en büyük güvencesidir.
Bu yüzden Dursun Başkan’ın ardından en çok Barış’ı düşündüm.
Allah Barış’ı kendi merhametiyle kuşatsın. Karşısına onu gerçekten anlayacak, koruyacak ve sevecek insanlar çıkarsın.
Dursun Başkan’ın vefatının ardından Otizmle Barış Derneği’nin ağustos ayında genel kurula gideceğini öğrendim.
Bunu duyunca aklımdan tek bir düşünce geçti.İnsanlar bir gün aramızdan ayrılıyor.
Ama inşa ettikleri kurumlar, yetiştirdikleri insanlar ve başlattıkları mücadele devam edebiliyorsa, geride gerçekten yaşayan bir miras bırakmış oluyorlar.
Dilerim Otizmle Barış Derneği de Dursun Başkan’ın inandığı değerleri aynı kararlılıkla taşımaya devam eder.
Çünkü bazı insanlar yalnızca kendi çocuklarının değil, koca bir camianın geleceğine emek verir.
Onların ardından yapılacak en güzel şey ise isimlerini sadece anmak değil, mücadelelerini sürdürmektir.
Sevgiyle, saygıyla ve minnetle.
Hoşça kal Dursun Anne…
HAYAT ALTÜST OLDUĞUNDA…
YazılarÖÇED Başkanı Parin Yakupyan: “Ben, kendi hikayemi ve oğlumla birlikte otizmle tanışma sürecimizi pek çok kez anlattım. Ancak anlattıklarım çoğu zaman yaşadıklarımızın sadece bir parçasıydı. Şimdi biraz da 26 yıla yayılan yolculuğumuzdan söz etmek istiyorum. Otizmle tanıştığımız ilk günden bu yana hissettiklerimden, değişimimden ve toplumun farklılıklara karşı tavrından…”
Ben bir zamanlar hayatın bütünüyle benim kontrolüm altında olduğunu düşünen biriydim. Kolay denebilecek bir hayat yaşamıştım. Büyük sorunlar olmadan geçen bir çocukluk ve gençlik, düzenli bir eğitim hayatı, sınırlarını bildiğim bir dünya… Hatta uzun süre ‘Ben mücadeleci biri değilim. Belki de bu yüzden hayat benim için kolay ilerliyor’ diye düşünmüştüm.
Her şey olması gerektiği gibiydi. İsteyerek geçen bir gebelik sürecinin ardından ikiz oğullarımı kucağıma almıştım. Elbette ikiz annesi olmak hayatı biraz daha zorlaştırmıştı ama oğullarımdan özellikle Garen çok rahat bir bebekti. Uslu, sakin, zahmetsizdi. Üstelik gelişimi hem ikiz kardeşinden hem de akranlarından ilerideydi. Erken konuşmuştu. Televizyondan İngilizce kelimeleri kendi kendine öğrenmeye başlamıştı.
Fakat iki buçuk yaşından sonra bir şeyler hızla değişmeye başladı. Sanki bir anda gözlerindeki ışık sönmüştü. Konuşmaları azaldı. Göz teması kayboldu. Huzursuzluğu arttı. Babası uzun iş seyahatlerinden döndüğünde sevinç çığlıkları atan çocuk, artık hiçbir tepki vermez olmuştu.
Bir anne olarak içimde alarm zilleri çalmaya başlamıştı.
“Garen’i çocuk psikiyatristine götüreceğim” dedim. Çevremdekiler ise “Abartıyorsun” dedi.
“Bu yaşta çocuk psikiyatristine mi gidilir?”
“Kardeşini kıskanmıştır.”
“Büyüdükçe açılır.”
Kimseyi dinlemedim. Götürdüm. Ve bir doktorun muayene odasında, empatiden uzak bir ses tonuyla duyduğum tek bir kelime, hayatımı değiştirdi.

OTİZM…
O doktora söylediğim cümleyi bugün bile çok net hatırlıyorum.
“Ben oğlumun otizmli olduğunu kabul etmiyorum.”
Yıllar sonra dönüp baktığımda bunun önce inkar olduğunu düşündüm. Ama sonra zamanla anladım ki, o cümle aslında inkarın değil yasın ilk cümlesiydi. Çünkü insan sadece bir yakınını kaybettiğinde yas tutmuyor. Bazen kurduğu hayaller yıkıldığında da yas tutuyor.
Çocuklarımız daha doğmadan onlar için hayaller kurmaya başlıyoruz. İyi okullara gitsinler istiyoruz. Güzel arkadaşlıklar kursunlar. Sevilsinler, saygı görsünler, kendi ayakları üzerinde dursunlar. Hiçbir anne baba, o hayalin tek bir kelimeyle sarsılmasına hazır değildir. Ben de değildim.
O günkü Parin ile bugün burada karşınızda duran Parin arasında büyük bir fark var. Çünkü o günden sonra dünyaya başka bir yerden bakmayı öğrendim.
BEBEK BEKLEMEK İTALYA’YA YAPILACAK HARİKA BİR TATİL PLANI YAPMAK GİBİDİR
Emily Kingsley’in bu durumu çok iyi anlatan bir benzetmesi var. Diyor ki, bir bebek beklemek İtalya’ya yapılacak harika bir tatil planı yapmak gibidir. Rehberler alınır, görülecek yerler hayal edilir, bavullar o hayale göre hazırlanır. Ama uçak iner ve hostes şöyle der ‘Hollanda’ya hoş geldiniz.’
İlk anda büyük bir hayal kırıklığı yaşarsınız. Çünkü siz Hollanda’yı planlamamışsınızdır. Siz İtalya’ya gitmek istiyorsunuzdur. Ama zamanla fark edersiniz ki kötü bir yere değil, sadece başka bir yere gelmişsinizdir.
Evet, İtalya güzeldir. Ama Hollanda’nın da yel değirmenleri vardır, laleleri vardır, kendine özgü bir güzelliği vardır. Ve eğer bütün ömrünüzü “Neden İtalya’da değilim?” diye yas tutarak geçirirseniz, bulunduğunuz yerin güzelliğini asla göremezsiniz.
Ben o yeni ülkenin güzelliklerini görmekle kalmadım, orada kendimi de yeniden tanıdım. Zamanla, hepimizin bu hayata gelişinin bir anlamı olduğuna inanmaya başladım. Otizmli bir çocuğun annesi olmak, yaşamımın merkezine yerleşti. Bu yolculuk bana çok şey öğretti.
Bugün, öğrendiklerim arasından benim için en önemli olan üç şeyi paylaşmak istiyorum.
Birincisi…
Hayat altüst olduğunda, hemen felaket ilan etmeyin. Çünkü nereden biliyoruz, belki de hayatın altı üstünden daha iyidir. Evet, otizmle birlikte hayatımız altüst oldu. Bunu romantikleştirmeyeceğim. Zorlandım mı? Çok zorlandım. Tükendiğim, isyan ettiğim, “Keşke hiç yaşanmasaydı” dediğim günlerim de oldu.
Ama aynı hayat bana başka şeyler de verdi.
Belki başka türlü hiç tanışmayacağım insanlarla tanıştım. Başka hayatlara dokunma fırsatı buldum. Kendimde varlığını bile bilmediğim bir gücü keşfettim.
İkincisi…
Çocuğunuza inanmayı asla bırakmayın.
Ben Garen’e hiçbir zaman “Zaten otizmli, yapabilecekleri sınırlı” diye bakmadım. Destek aldık, çalıştık, tekrar ettik, sabrettik. Özel eğitimden hiç vazgeçmedik. Bazen çok küçük bir adım için çok büyük bir emek verdik.
Belki onun başardıkları, benim hayal ettiklerim değildi her zaman. Ama ben ona inandıkça, o da elinden gelenin en iyisini yaptı. Zamanla çocuklarımızın bizim eksik kalmış hayallerimizi tamamlamak için doğmadığını anladım.
İster özel gereksinimli bir çocuğunuz olsun, ister tipik gelişen… Bunu ne kadar erken kabul edersek, onlarla kurduğumuz bağ da o kadar gerçek, o kadar sahici oluyor.
Üçüncüsü…
Mutluluğun formülünü başarı listelerinde aramayı bıraktım.
“Çocuğum hayal ettiğim okullara gidemeyecek mi?”
“Önemli bir kariyere sahip olamayacak mı?”
“O zaman ne olacak?”
Bunlar, çocuğu tanı alan pek çok anne babanın sorduğu sorular.
Peki, hayatın anlamı gerçekten bunları başarmak mı?
Bir unvan mı?
Bir diploma mı?
Bir maaş bordrosu mu?
Yoksa birlikte gülmek mi?
Bir bakışta anlaşmak mı?
Küçücük bir ilerlemeyi sevinçle kutlamak mı?
Hayatta yalnızca büyük başarılar mutluluk getirmiyor. Çoğu zaman küçük ama gerçek anlar hayata anlam katıyor.
Buraya kadar size fazlasıyla toz pembe bir tablo çizdiysem, şunu da açıkça söylemeliyim, elbette benim de pes ettiğim anlar oldu. “Buraya kadar” dediğim, artık tükendiğimi hissettiğim günler sayısızdı. Ama her seferinde yeniden ayağa kalkmayı öğrenmekten vazgeçmedim.
Çünkü hayat bana aynı anda hep iki şeyi birden yaşattı, ‘iyi ki’leri ve ‘keşke’leri.
İyi ki…
Çünkü oğlum sayesinde çok değerli insanlarla tanıştım.
İyi ki…
Çünkü içimdeki gücü, sabrı ve dayanıklılığı onunla birlikte fark ettim.
Ama keşke… Bu kadar mücadele etmek zorunda kalmasaydım. Benim de daha sıradan dertlerim olsaydı.
Keşke…
26 yaşındaki oğlum, farklı olduğu için eve kapanmak zorunda kaldığı bir dünyada değil, olduğu haliyle kabul edildiği bir dünyada yaşayabilseydi.
Şunu da özellikle söylemek isterim, farklılıklar söz konusu olduğunda mesele yalnızca otizm değil. Asıl mesele, toplumun farklı olana gösterdiği tahammülsüzlük. Her olayda önce farklı olanın suçlanması, dışlanması, cezalandırılması… Zor zamanlarda en hızlı yargılananlar çoğu zaman zaten en başından beri yeterince anlaşılmayanlar oluyor. Bazen tek bir olayın ardından, yıllardır emekle kurmaya çalıştığımız birlikte yaşama fikrinin bile ne kadar kolay hedef haline gelebildiğini görüyoruz.
Biz hala farklı olanı anlamadan etiketliyoruz. Bilmeden yargılıyoruz. Dinlemeden dışlıyoruz. Oysa farklılıklarla birlikte yaşamayı gerçekten öğrenebilsek, hepimiz için daha insanca, daha adil bir hayat mümkün olur. Çünkü hayat bizi her zaman planladığımız ülkeye indirmiyor. Ama indiğimiz yerde nasıl bir insan olacağımıza biz karar veriyoruz.
Ataşehir Adıgüzel Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi Öğrencileri ile Bir araya Geldik
Etkinlikler10-16 Mayıs Engelliler Haftası kapsamında, Ataşehir Adıgüzel Meslek Yüksekokulu Çocuk Gelişimi Programı’nın davetiyle öğrencilerle bir araya geldik.

Bu anlamlı etkinlikte ÖÇED Başkanı Parin Yakupyan, “Otizmli Birey Annesi Olmak” başlıklı konuşmasında bir annenin deneyimlerinden yola çıkarak otizmli bireylerin ve ailelerinin yaşamına dair içten, gerçek ve farkındalık yaratan paylaşımlarda bulundu.
ABA Program Süpervizörü ve Klinik Psikolog İsmail Bıyıklı ise otizm ve zihinsel özel gereksinimli bireyler üzerine gerçekleştirdiği sunumda, doğru yaklaşımın, erken desteğin, bilimsel temelli uygulamaların ve kapsayıcı bakış açısının önemine dikkat çekti.
Özellikle çocuk gelişimi alanında eğitim alan gençlerle bu konuları konuşmak bizim için çok kıymetliydi. Çünkü özel gereksinimli bireylerin yaşamına dokunacak her meslek elemanının, yalnızca bilgiyle değil, duyarlılık, saygı ve hak temelli bir bakış açısıyla yetişmesi büyük önem taşıyor.

Farklılıkları anlamaya, kapsayıcı bir toplumun parçası olmaya ve özel gereksinimli bireylerin yaşamına daha bilinçli şekilde dokunmaya gösterdikleri ilgi için Ataşehir Adıgüzel Meslek Yüksekokulu’na, Çocuk Gelişimi Programı’na teşekkür ederiz.
Özyeğin Üniversitesi Öğrencileri ile Buluştuk
EtkinliklerÖÇED Başkanı ve Algı Özel Eğitim Merkezi Kurucusu Parin Yakupyan, otizm farkındalığına yönelik olarak Özyeğin Üniversitesi öğrencileriyle çevrimiçi bir seminerde bir araya geldi.
Duyarlı Özü Birimi çatısı altında 2017 yılından bu yana sürdürülen “Otizm Farkındalık Zamanı” projesi kapsamında gerçekleşen seminerde, öğrenciler otizm konusunda bilgilendirildi. Seminer, öğrencilerin ilgisi ve etkin katılımıyla tamamlandı.
Seminerin ardından ilerleyen günlerde Özyeğin Üniversitesi’nde otizmli çocuklar, aileleri ve üniversite öğrencilerinin bir araya geldiği kapsayıcı bir etkinlik düzenlendi. Etkinlik kapsamında ritim, müzik ve hareket atölyeleri başta olmak üzere farklı çalışmalar gerçekleştirildi.
Otizmli bireylerin sosyal yaşama katılımını desteklemeyi ve üniversite öğrencilerinin otizm konusundaki farkındalığını artırmayı amaçlayan etkinlik, öğrenciler ve aileler için keyifli bir buluşma alanı oluşturdu.
OTİZMİN FARKINDA BİR GÜN DEĞİL, HER GÜN VARALIM
Etkinliklerİstanbul Bilgi Üniversitesi, Nisan Otizm Farkındalık Ayı’nın sonunda çok anlamlı bir buluşmaya ev sahipliği yaptı.
30 Nisan’da Santralİstanbul Kampüsü’nde gerçekleşen etkinlikte otizmi yalnızca konuşmakla değil, yan yana gelerek, dinleyerek, temas kurarak ve birbirimizi anlamaya çalışarak ele aldık.
Prof. Dr. Dilara Fatoş Özer’in moderatörlüğünde gerçekleşen “Biz Olmadan Bizim Hakkımızda Asla!” paneli, otizmli bireylerin kendi hikâyelerini kendi sözleriyle anlattıkları çok kıymetli bir alan açtı.
Bu panelde otizmli bireyler hakkında değil, otizmli bireylerle birlikte konuştuk. Onların deneyimlerini, mücadelelerini, hayallerini ve hayata kattıkları güçlü sesi dinledik.
Aspergerli birey ve özel eğitim öğretmenliği mezunu Emre Balçık, kendi yaşam deneyimlerini paylaştı.


Yetişkin bir otizmli birey olan Soydan Akyol, babasıyla birlikte mini bir konser verdi.
Otizmli genç Mesut Uygun, çocukluğundan beri sürdürdüğü otomobil tasarımı ilgisini, hayallerine tutunma mücadelesini ve bugün Ford Otosan’daki çalışma hayatına uzanan yolculuğunu anlattı.
Beden eğitimi öğretmeni ve antrenör Hüsnü Çatalkaya, özel gereksinimli öğrencileriyle elde ettiği ulusal ve uluslararası başarılar üzerinden, doğru destek verildiğinde gençlerin potansiyelinin nasıl ortaya çıktığını aktardı.
ÖÇED Başkanı Parin Yakupyan ise tanı sonrası değişen yaşamı, ailelerin güçlenmesinin neden hayati olduğunu ve bu yolculukta dayanışmanın önemini kendi bakış açısıyla paylaştı.
Farkındalığın bir günle sınırlı kalmadığı, dinlemenin, anlamanın, birlikte yol almanın değerini bir kez daha hissettiğimiz bu anlamlı buluşma için İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne, Prof. Dr. Dilara Fatoş Özer başta olmak üzere emeği geçen herkese çok teşekkür ederiz.